H
O
Ş
G
E
L
D
İ
N
İ
Z

H
O
Ş
G
E
L
D
İ
N
İ
Z

H
O
Ş
G
E
L
D
İ
N
İ
Z



MAGAZİN

HABER

SİNAMA

OTOMOBİL

TATİL

TEKNOLOJİ

SPOR



KADIN

MÜZİK

SAĞLIK

MODA

DİN

VİDEO

ÇOCUK



« Önceki |

26/7/2007

Bebeğiniz çok mu ağlıyor?

.

Bebeğinizin ağlama nedeni yalnızca hasta olması, acıkması olmayabilir. Belki de ihtiyacı olan şey sevginizdir!


Ailelerin, çocuklarıyla ilgili en fazla yakındıkları sorunların başında gelen "ağlamanın", herhangi bir biyolojik rahatsızlık değil, sevgisizlikten de kaynaklanabileceği bildirildi.
        
Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Acil Tıp Birimi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hayri Levent Yılmaz,  AA muhabirine yaptığı açıklamada, bebeklerin sadece hastalandıklarında değil, duygusal yönden açlık hissettiklerinde ve ilgisiz kalındığında da ağlayabildiklerini söyledi.
        
Doç. Dr. Yılmaz, hiçbir rahatsızlığı olmamasına rağmen günde 3 saatten daha uzun süren, haftada 3 günden daha fazla tekrarlayan bebek ağlamasının mutlaka dikkate alınması gerektiğini ifade etti. Doç. Dr. Yılmaz, "Ağlayan bebek yakınması, çocuk acil polikliniklerinde sık karşılaşılan, hem anne ve babayı endişelendiren hem de hekime dedektiflik görevinde genellikle faili meçhul dosyalar açıp kapattıran bir yakınma" dedi.
        
Ağlamanın genellikle fiziksel sağlık açısından sorun oluşturmadığını belirten Doç. Dr. Yılmaz, "Bu durumlarda hekimin ağlayan bebeğin ağlama nedenini çok dikkatli bir öykü, fizik inceleme ve yakın gözlemle bulması ve tedavi etmesi gereklidir" dedi.
        
Doç. Dr. Yılmaz, ağlama nöbetlerinin bebeklerde genellikle yaşamın 2 ve 3. haftasında başladığını, saatlerce sürebildiğini, ağlamanın çoğunlukla ikindi zamanı, akşamları ve gece yarısında tetiklendiğini, 4’üncü aydan sonra ise genellikle ortadan kalktığını, ancak günde 3 saatten fazla süren ağlamanın mutlaka nedeninin araştırılıp çözüm yoluna gidilmesi gerektiğini kaydetti.
        
Dikkat çekme isteği
        
Hiçbir neden bulunmamasına rağmen ağlayan bebeğin, sevgisiz kalıp dikkat çekme isteğinde olduğunun akla getirilmesi gerektiğini ifade eden Doç. Dr. Yılmaz, şunları söyledi:
        
"Aileler, bebekleri ağladığında önce hasta oldukları akıllarına geliyor, oysa sevgisiz kalmış olabileceği düşünülmüyor. Bebeği rahatlatmak sadece altını temiz tutmak, karnını doyurmakla olmaz, sevgiyi de hissettirmek zorundayız. Bebeğin hafif dokunuşlarla saçının okşanması, vücuduna yine hafif dokunuşlarla masaj yapılması ona inanılmaz bir mutluluk verir. Onunla ilgilenmek, gülmesini sağlamak, küçük hediyelerle şaşırtmak ya da ilgisini çekecek ortamlarda bulunmasını sağlamak bebeği duygusal yönden besler."
        
Doç. Dr. Yılmaz, bebeğin gelişiminde uyku, beslenme ve iyi bakım ne kadar önemliyse sevgi ve güven gibi ona ilk yıllarda aşılanabilecek duyguların da büyük önemi bulunduğuna işaret ederek, annelere şu önerilerde bulundu:
        
"Annenin sıcaklığı, kulağa fısıldanan tatlı sözler, kucağa alınıp okşanması, bebeğe hayattaki ilk dersi olan sevgiyi öğretir. Bebeğiniz daha ilk doğduğunda, onu kollarınızın arasına aldığınızda, kendisine değer verdiğinizi hisseder. Zaman içinde bu sıcak duyguları iyice öğrenen bebeğiniz, sevginizi karşılıksız bırakmayacaktır. Sevgi bir annenin bebeğine öğretebileceği en güzel duygudur. Aslında tanımlanması zor olan bu duyguyu ona dokunarak, konuşarak, sarılarak öğretebilirsiniz. Bu duygunun kendisi için önemli olduğunu anlayan bebeğiniz, sizin yokluğunuzda bu duyguyu arayacak, sevgiyi böylece öğrenmiş olacaktır."
        
Doç. Dr. Yılmaz, bebeğin ilk aylarda öğrenebileceği bir başka duygunun ise güven olduğunu belirterek, şöyle dedi:
        
"Her zaman yanında olduğunuzu bilmek, ağladığında kucağınıza almanız, onu önemsediğinizi gösterir. İlk aylarda aşılanan bu güven duygusu, ileride onun yaşantısını önemli ölçüde etkiler. Kendine güvenli bir birey olarak yetişmek için, güven duygusunu hissetmelidir."

26/7/2007

Sıcak hava erken doğum nedeni

.

Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcak havanın etkisiyle vücudun susuz kalması, erken doğuma neden olabiliyor.


Üsküdar Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Operatör Dr. Saygın Micozkadıoğlu, hamilelerin, sıcak havanın etkisiyle bazı sağlık sorunları ile karşılaşabileceklerini belirterek, "Alınacak önlemlerle, sıcak havanın olumsuz etkisi azaltılabilir" dedi.
        
Gebelerin, özellikle sıcaklığın arttığı günlerde her zamankinden daha fazla su tüketmesi gerektiğine dikkati çeken Micozkadıoğlu, vücudun susuz kalmasının, rahimde kasılmalara, kasılmaların doğum sancılarına ve erken doğuma neden olabileceğini kaydetti.
        
Sıvı alırken dikkat edilmesi gerektiğini anlatan Micozkadıoğlu, vücutta sıvı kaybına yol açan kahve, çay ve kola gibi kafein içeren içeceklerden uzak durulmasını önerdi. Micozkadıoğlu, gün içerisinde mutlaka en az 8-10 bardak su içilmesi ve bunun yanı sıra limonata ve taze meyve suları tüketilmesi önerisinde bulundu.
        
Micozkadıoğlu, küresel ısınmayla birlikte mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının yorgunluk, yüksek tansiyon, sırt ağrısı, varis, ayaklarda ödem, mantar ve güneş lekeleri gibi birçok sağlık problemine yol açabildiğini söyledi. Sıcak havanın etkisiyle aşırı terleme, kızarıklık ve kaşıntının çeşitli mantar rahatsızlıklarına yol açabileceğine dikkati çeken Micozkadıoğlu, gün içinde ılık duş alınabilineceğini kaydetti.
        
"Açık renk, pamuklu,keten ve rahat kumaşlar giyin"

Hamilelerin, güneşin zararlı etkilerinden korunmak için 10.00-16.00 saatleri arasında sokağa çıkmamaları uyarısında bulunan Micozkadıoğlu, "Geniş şapka takılmalı ve mutlaka yüksek faktörlü koruyucu krem sürülmeli" dedi.
        
Micozkadıoğlu, hamilelerin, ter emilimini sağlayan açık renk, pamuklu, keten ve geniş kıyafetler giymesinin uygun olacağını ifade eden Micozkadıoğlu, "Vücut dengesinin sağlanması için de ortopedik ve rahat ayakkabılar kullanılmalı. Bu şekilde, sıcak havanın da etkisiyle şişen ayaklar, rahat nefes alacaktır" diye konuştu.
        
Micozkadıoğlu, hamilelerin, vücudun su ihtiyacını artıracağı ve tansiyonun yükselmesine neden olabileceği için tuzlu gıdalardan uzak durması, baharatlı yiyeceklerden ve az pişmiş etlerden kaçınmaları gerektiğini belirterek, "Kızartma türü yiyecekler tüketilmemeli, mümkün olduğunca haşlama yiyecekler yenmeli, bol sebze ve meyve tüketilmeli, karbonhidrat ağırlıklı besinlerden uzak durulmalı, sık sık ve az miktarlarda beslenilmeli" önerilerinde bulundu.
        
Sağlıklı bir hamilelik süreci için yüzmenin çok önemli olduğunu belirten Micozkadıoğlu, genel olarak havuzların çok hijyenik olmadığını, havuz yerine denize girilmesinin uygun olduğunu söyledi.

26/7/2007

Hamilelik döneminde dişlere dikkat!

.

Hamilelik döneminde diş ve ağız sağlığına dikkat eden hamileler çürük yapan mikroorganizmaları bebeklerine bulaştırmıyor.


Ondokuz Mayıs Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde yapılan araştırmada hamilelik döneminde diş ve ağız sağlığına dikkat eden hamilelerin çürük yapan mikroorganizmaları bebeklerine bulaştırmadıklarının tespit edildiği bildirildi.
        
OMÜ Diş Hekimliği Fakültesi Diş Hastalıkları ve Tedavisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Eda Güler, tamamladıkları çalışma hakkında bilgi verdi.
        
Dekan Prof. Dr. Hülya Köprülü başkanlığında yürüttükleri çalışmada 60 gebeyi 30 çalışma, 30 kontrol grubu olarak ayırdıklarını belirten Güler, 30 gebenin hamilelikleri boyunca ağız bakımı yapmadıklarını, çalışma grubuna ise diş sağlığı eğitimi verilerek, diş dolgularının yapıldığını ve düzenli diş bakımı yapmalarının sağlandığını anlattı.
        
"Yaptığımız çalışmada "birincil koruma" olarak adlandırılan gebelere uygulanan koruyucu uygulamaların önemi vurgulanmıştır" diyen Güler, çalışma hakkında şu bilgileri verdi:
        
"Çalışmamız, ağız-diş sağlığı eğitimi verilen, büyük çürüklü dişlerinin dolguları yapılan ve diş macunlarında da bulunan florür ile dişlerine yerel uygulamalar yapılan çalışma grubu gebeleri ve bu uygulamaların yapılmadığı kontrol grubu gebeler üzerinde yürütüldü. Sonuç olarak çalışma grubu gebelerimizin bu uygulamalar sonrası ağızlarında çürük yapan mikroorganizma sayısının azaldığını ve doğumdan sonra bebeklerine bu mikroorganizmaları bulaştırmadığını tespit ettik. Üzücü bir sonuç olarak da kontrol grubu gebelerimizde doğum yaptıktan sonra ağızlarında bulunan çok sayıda çürük yapıcı mikroorganizmaları bebeklerine bulaştırdıklarını belirledik. Bu nedenle anne adeylarının ağız sağlığına verdiği önem doğacak çocukların ağız sağlığı açısından da önemli."
        
Yrd. Doç. Dr. Güler, ağız sağlığına dikkat etmeyen gebelerin doğacak çocuklarının ağız ve diş sağlığını da tehlikeye attıklarını ifade ederek, ağzında çok sayıda diş çürüğüne yol açan mikroorganizma bulunan bebeklerin dişleri çıkmaya başladığında, söz konusu mikroorganizmaların direk dişlere saldırdığını, bu bebeklerin süt dişlerinin kısa sürede çürüdüklerini anlattı.
        
Anneler ve anne adaylarının kendi ağız-diş sağlığı bakımına özen göstererek, çocuklarının ağız-diş sağlığına önemli bir katkıda bulunacaklarına işaret eden Güler,
        
"Henüz dişleri bile ağızda bulunmazken bu mikroorganizmaların dişlere saldırmaya hazır ağızda beklemeleri ağız-diş sağlığı açısından büyük tehlikeyi göstermektedir. Her anne çocuğu için en iyisini ister" diye konuştu.
        
Yrd. Doç. Dr. Güler, birincil korumanın en ucuz, en güvenilir, en akılcı ve en çağdaş yaklaşım olduğunu ifade ederek, yaptıkları araştırmanın bunu ortaya koyduğunu belirtti.
        
Güler, bebeklerin diş gelişiminin anne karnında 3. veya 6. ayda başladığını da hatırlatarak, gebelerin ağız bakımlarına özen göstermelerinin yanı sıra çocuklarının sağlıklı dişlere sahip olması için özellikle A, C ve D vitaminleri, protein, kalsiyum ve fosfor yönünden zengin gıdalarla beslenmeleri gerektiğini de sözlerine ekledi.

26/7/2007

Kumda yürümek düz tabanlığı önlüyor!

.

Kumda ve sert balçık çamurda yürümek, ayak içi kaslarını güçlendirerek düz tabanlığı önlüyor.




Ortopedi ve travmatoloji uzmanı Opr.Dr. Savaş Tunay, kumda ve sert  balçık çamurda yürümenin düz tabanlığı önlediğini söyledi.

Bolu'da özel bir ortopedi merkezinin sahibi olan Opr.Dr. Savaş Tunay, düz tabanlığın ayak içindeki kaslarla, ayak altını örten kasların zayıflığından kaynaklanan bir hastalık olduğunu belirterek, “Düz tabanlık, genellikle ailesel yatkınlıktan kaynaklanan bir hastalık. Bu tür vakalarda, ayağın iç kaslarının güçlendirilmesi gerekir” dedi.

Beyin ve sinir sistemindeki bir takım hasarların yanısıra travmaya bağlı olarak da düz tabanlığın oluşabileceğini söyleyen Opr.Dr. Tunay şöyle konuştu:

“Düz tabanlıkta uygun bir tedavi görülmemesi halinde, ayağın altı bir ayı tabanı gibi düz olur. Hafif ve orta şiddetli düz tabanlıklarda birşey yapmaya gerek yok. Ortopedik ayakkabılarla veya ortopedik tabanlıklarla bu sıkıntı giderilebilir. Ayak parmaklarıyla yere düşmüş bir kalemi ya da bir çubuğu almak, topuk üzerinde veya parmak uçlarında bir balerin gibi yürümek, deniz kumu veya sert vasıflı balçık çamurda yürümek ayak içlerindeki kasları güçlendirir, ayağın altında kubbeyi oluşturan zarı daha güçlü vasıflı yapar. O nedenle aileler küçük çocuklarına yaz sezonunda ne kadar çok kumda yürüme fırsatı verirlerse, düz tabanlık korkuları da o denli azalır.”

26/7/2007

Kalp sıcak sevmez!

.

Aşırı sıcaklar kalp hastalarında tehlikeli durumlar yaratabiliyor. Sıcak çarpması ve sıcak inmesi gibi durumlar daha kolay ortaya çıkıyor.


26 Temmuz 2007 Perşembe

Dr. Hasan İnsel

Filiz Hoca’yla odamda yeni başlattığı 'Kadın kalbi kliniği’ programını konuşuyorduk. Prof. Dr. Filiz Ersel Tüzüner, kadınların da kalp hastalıkları yönünden erkekler kadar tehlikede olduğu gerçeği pek bilinmediği için kadınlara özel bir check-up programı başlatmıştı. Konu uzadıkça uzadı, saatler öğlene yaklaştı. Şöyle oda bir havalansın diye camı açayım dedim. İnanılmaz bir sıcak. Benim odam tam Nişantaşı kavşağına bakıyor. Bu dört yol ağzında asfalt buharlaşmış da yukarılara çıkıyor sanki. Can havliyle derhal camı kapattım. ''Felaket değil mi?'' dedi Filiz Hoca. ''Kalp hastaları daha da zor durumda'' diye de ilave etti.
''Doğru hocam, hem aşırı soğuk, hem de aşırı sıcak insan vücudunda önemli değişiklikler yapıyor. Kalp hastalarını anlatsanıza bize'' dedim. Her zamanki sevecen haliyle, tatlı tatlı anlattı Filiz Hoca.

Sıcak hava kalbi nasıl etkiler?

Mevsim ortalamasının üzerinde olan sıcaklar vücudun ısı düzenleme sistemini zorluyor. Bu sistem terlemeyle vücudu serinletmek için cilde kan pompalamaya çalıştığından, kalbin yükü de artıyor. Kalp ekstra bir yükle ve hızlı çalışıyor. Yani nabız hızlanıyor ki bu istediğimiz bir şey değil. Özellikle de koroner hastaları bakımından. Bazı kalp ilaçları da kalbi yavaşlattığı için nabız hızlanamazsa, soğutma sistemi iyi çalışamaz ve sıcaklık daha da fazla hissedilir. Böylece sıcak çarpması ve bunun gibi tablolar daha kolay ortaya çıkar.


Stent’li hastalar dikkat!

Tabii en başta kalp damar hastaları, stent konmuş, suni kapak takılmış, kan sulandırıcı alan hastalar, hipertansiyonlular, şeker hastaları da kan şekerleri kontrol altında değilse su kaybı ile ısıyı ayarlama sistemi bozulmasına uğrayabilirler.
Kronik hastalar, mesela diyaliz hastaları, Multiple Skleroz (MS) hastaları, psikiyatrik hastalar, Lupus hastaları özellikle dikkatli olmalıdır önlemler konusunda.


İlaçlar ısı sistemini bozar

Bazı ilaçlar da vücudun termostat yani ısı ayarlama sistemini bozuyor ve sıcağa dayanma eşiğini düşürüyor.
Mesela betabloker dediğimiz ilaçlar kalbi yavaşlatır, kalp hızlanamayınca serinletme sistemi de iyi çalışamaz. İdrar söktürücüler ile sıcağın su kaybettirme etkisi daha da artar, kan koyulaşır. Tuzsuz diyette olanların da sıcağa dayanma eşiği düşüktür.


Sıcak havada ne gibi tablolar ortaya çıkar?

Vücudun soğutma mekanizması yetersiz duruma düşerse kramplardan tutun da sıcak çarpması, sıcak inmesi (heat stroke) ve ölüme kadar giden tablolar gelişebilir. İlk belirtilerde dikkatli olmak gerekir. Mesela kişi çok terliyor ama cildi serin, nabzı zayıf ve hızlı atıyorsa, baş dönmesi, baş ağrısı, bulantı hele kusma varsa bunlar ciddi belirtilerdir. Hele ateşi yükselir, terleme durur, cildi kurur ve şuuru bulanırsa sıcak inmesine doğru gidiş ilerliyor demektir.


Ne yapmak lazım?

İlk belirtilerde hemen kişiyi serin ve gölge bir yer bulup yatırmalı, elbiselerini çıkartmalı, serin ıslak havlularla sarmalıdır. Kusma yoksa 15 dakikada bir yarım bardak su içirmeli ve mümkünse tıbbi yardım istenmelidir. Cilt sıcak, kuru ve kırmızıysa ve kusma, istemsiz hareketler varsa, bu kişi acilen hastaneye götürülmelidir.

Önleminizi alın


Sıcak çarpmasına engel olunabilmesi için mümkünse sıcak dalgasına göre planlama yapmak gerekir. Yani hava raporlarına dikkat etmek ve sıcak hava dalgası hakkında bilgilenmek lazım.

Klima yoksa, sık sık el bilekleri, ense ıslatılmalı, yüz yıkanmalı, duş alınmalıdır.

Dışarıya çıkılacaksa sabah erken veya akşamüstü tercih edilmelidir.

Air conditionlu ortamlarda bulunmaya çalışılmalı, mesela alışveriş merkezi, sinema ve benzeri yerlerde geçirilecek birkaç saat, vücudun kendi termostat sistemine yardımcı olacağı için bu tip imkânlar kullanılmalı, mümkünse arada bir böyle yerlere girip serinleyerek sıcağın etkisinden biraz uzaklaşılmalıdır.

Açıkta çalışmak zorunda olan kişiler saatte en az 2 bardak su içmelidir. Suyu susamadan içmek lazım. Spor veya egzersiz yapanlarda bu miktar artabilir.

Tercihen su ve taze meyve suları içilmelidir. Çay ve kahve su kaybını artırır. Alkollü içecekler ise kesinlikle akşam serinliğine bırakılmalıdır.

Bazı hastalarda tıbbi nedenlerden dolayı su kısıtlaması önerilmiş olabilir (bazı böbrek hastaları böyledir). Diğer taraftan kalp yetersizliği olan kimselerin de aşırı su içmesi tavsiye edilmez. Tuz kısıtlaması olmayan kişiler, yemeklerine tuz ilave ederek, terle kaybolan mineralleri yerine koyabilirler.

Aşırı sıcaklarda, yakınımız, komşumuz gibi yalnız yaşayan yaşlı kimseler varsa onları arayıp sormalı, çocukları, hele bebekleri park edilmiş arabalarda kesinlikle bırakmamalıyız. Tabii evcil hayvanları da otoparklarda araba içinde unutmamalıyız.

Aşırı sıcaklarda kimler risk altında?


4 yaş ve altındaki çocuklar

65 yaş üzerindekiler

Şişmanlar (obezler)

Hamileler

Açık havada çalışması gerekenler (Askerler, tarım işçileri, yapı işçileri, trafik polisleri gibi)

Fırın, mutfak, kuru temizleyici gibi sıcak, buharlı yerlerde çalışanlar

Açık havada egzersiz veya spor yapanlar

Hastalar ve bazı ilaçları kullananlar

Kent merkezinde yaşayanlar

26/7/2007

Erkek cinselliği hakkında yanlış bilinenler!

.

Cinsellik bir çok yanlışın doğru sanıldığı bir konu. Biz de kadınların en sık bahsettiği konulardan derlenen “mit”leri 14 başlık altında topladık...



Cinsellik dipsiz bir kuyu gibi. Tek bir kelime ya da belli kalıplarla anlatılmayacak kadar geniş bir alana yayılıyor. Davranış Bilimleri Enstitüsü uzmanlarından Psikolog Dr. Nur Velidedeoğlu, hala tabu olarak görülen cinsellikle, ilgili kulaktan kulağa yayılan sayısız boş inanç ve mitten bahsediyor; bu inançların kadınların cinselliğe bakışını olumsuz etkilediğinin altını çiziyor. Cinsellik insana haz veren aktivitelerin başında gelmesine rağmen bazen görev ve hatta işkence olarak görülebiliyor bazı kadınlar tarafından… Hatta işi daha da öteye götüren kadınlar sırf partnerini mutlu etmek için orgazm taklidi dahi yapıyorlar. Psikolog Dr. Velidedeoğlu, “Bu nedenle terapilerimizde cinsel sorunları için başvuranlara, inandığı cinsel mitleri mutlaka soruyoruz. Onların cinselliğe bakışlarını anlamaya, cinsel mitlere bağlı oluşan korkuların gün ışığına çıkarmalarına yardımcı oluyoruz” diyor. Biz de kadınların en sık bahsettiği konulardan derlenen “mit”leri 14 başlık altında topladık…

“Tüm fiziksel yakınlaşmalar cinsel birleşmeye gider…”

 Bu yanlış inanış, “Erkekler her zaman seks ister kadına sadece ve sadece seks için yakınlaşır” düşüncesinin devamıdır ve sağlıksız bir yaklaşımdır. Oysaki her yaklaşma cinsel birleşme ile sonuçlanmak zorunda değildir.

“Sevişmeyi sadece erkek başlatır ve erkek yönetir”

Cinsellikle ilgilenen kadının 'kötü kadın’ olduğu düşünülür. Kadın bu damgayı yememek için partneriyle yatağa girdiğinde seksi başlatanın erkek olmasını bekler. Bu tamamen toplumda kadına ve erkeğe yüklenen rollerin devamı olan bir düşüncedir. Yani kadına annelik rolü benimsetilirken erkeğin seksle daha fazla ilgilenmesi beklenir. Ancak seks ne erkeğin ne de kadının tekelindedir. Seks eğer iki kişi arsında yapılan bir eylemse iki kişinin de aktif olması gerekir ve bu her iki tarafın cinsellikten daha da zevk almasını sağlar.

“Gerçek erkek,cinsel birleşme sırasında partneri tatmin oluncaya kadar boşalmadan durabilen erkektir!”

Bu mit, “bir erkek partnerini seviyorsa onunla birlikte olduğunda sertliği kolaylıkla sağlayabilir ve istediği kadar uzun süre devam eder” gibi yanlış bir inanıştan kaynaklanıyor. Aslında “erkek eşittir penis” diye düşünülüyor. Ancak erkeğin de etten kemikten bir insan olduğu unutuluyor. Her erkek sertleşme sorunu yaşayabilir.Ama bu eşini sevmediği anlamına gelmez. Bu sürekli devam eden bir durumsa arkasında farklı bir sağlık sorunun yatıp yatmadığı araştırılmalıdır. 

“Seks sadece üreme amaçlı olmalıdır”

Kadınlarda erkekler de böylesine bir yanlışın içine düşebiliyor. Sırf bu düşünce yüzünden anne olduktan sonra eşinden uzaklaşan erkekler de var. Kadınlarda bu düşünce çok daha fazla hakim.Kadınlar,anne olduktan ya da menopoza girdikten sonra seksten tamamen uzaklaşabiliyor. “Menopoz doğurganlığı sonlanması olduğu için cinsellik de biter.” diye düşünüyorlar.Bazı kadınlar ise 30 yaşın seks için sınır olduğu ve bu yaştan sonra seks yapmak isteyen kadının “azgın” damgası yiyeceğini düşünür. Tüm bu mitler kadının genellikle doğumundan sonra cinsellikten uzaklaşmasına yol açar.

“Erkek koşulsuz şartsız partnerini cinsel açıdan doyurmak zorundadır. Yoksa kadın ona karşı sevgisini yitirir”

Erkek mekanik, robotvari bir yaratık olarak görülüyor. Erkeğin cinsellik açısından performansının çok yüksek olması gerektiği düşüncesinin uzantısıdır bu yargı… Genelde seks esnasında erkeklerin mantık ve duygularının devre dışı kaldığı düşünülür. Ancak bu düşünce de en az diğerleri kadar yanlış.

“Sevişme doğal ve kendiliğinden olmalıdır. Sevişme sırasında konuşmak bunu bozar”

Kadın bu konuda hiç konuşmak istemez ve erkeğin de kendisinin ne istediğini hiç konuşmadan bilmesini ister. Hatta bazı eşler “kaç yıllık eşim, tabii ki benim ne istediğimi bilmeli” inancına sahiptir. Kadın, karşıdaki insanın falcı gibi davranmasını ister. Oysa kimse kimsenin aklından geçeni okuyamaz. Sevişme aynı zamanda tek kişinin sorumluluğunda olan bir şey değil, bir süreç, bir alışveriştir.

“Gerçek erkek, sertleşme sağlamak için uyarılmaya ihtiyaç duymaz”

Erkeğin her an sekse hazır olduğu inancı vardır. Erkekler mekanik bir yaratık olarak algılanır. Yalnızca kadınlar değil kendini böyle addeden erkekler de var. Bu çok yanlış bir inanış.

“Kadının cinsel doyuma ulaşması için sertleşmiş bir penis şarttır”

Cinsel birleşme için penisin çok sert olması gerektiği zannedilir. Oysa penisin vajina içine girmesi için gerekli sertlikte olması yeterlidir. Ancak ereksiyon durumunun yaşandığı durumlarla bu olay karıştırılmamalıdır. Hakim olan 'sevişmek mutlaka birleşme ile sonuçlanmalıdır’ düşüncesinin aksine eşlerin birbirine dokunması okşaması hatta bu yolla tatmine kadar gitmesi sevişmenin bir parçasıdır. Cinsellikte yüzde yüz birleşme şart değildir. Bu iki tarafın oluruna kalır bir durum.

“Cinsel başarısızlığın sonu felakettir”

Erkeğin cinsellik açısından çok iyi performansa sahip olması gerektiği düşünülür. Toplum erkeğe cinsellik açısından çok fazla yük veriyor, erkek de bunu kabulleniyor. Bu durumda eğer cinsellikte başarısız olursa bu felaket olarak değerlendiriliyor.

“Kadın seks esnasında pasif olmalıdır”

Cinsellik erkek dünyasına ait bir eylem olarak algılanır. Bu düşünceye göre kadın cinsellikle ilgilenmemelidir. Bu yüzden cinselliği kadın değil erkek yönetmelidir. Bu düşünceye göre cinsellik, kadına uygulanan bir eylemdir ki tamamen yanlıştır.

“Seks esnasında penisin sertleşmemesi veya oluşan sertliğin kaybı erkeğin partnerini çekici bulmadığı anlamına gelir”

Eğer erkekte cinsel bir bozukluk varsa penis sertleşmeyebilir. Mutlaka eş ile bağdaştırılmamalı. Hatta bazen sertleşme sorunu olan erkekler bunun altında fiziksel bir sorun yatabileceği gerçeğini kabul etmez ve bunu test etmek için başka kadınlarla birlikte olmayı denerler. Oysa erkeğin yaşadığı günlük sıkıntılar bile böyle bir soruna yol açabilir.

“Gerçek erkek cinsellikle ilgili her fırsatı değerlendirir”

Bu yanlış inanışta 'erkek önüne gelen her kadınla her an birlikte olabilir’ düşüncesi hakim. Oysa cinsellikte doğru zaman, doğru kişi,doğru yer önemlidir. Bunlardan biri eksikse sorun yaşanır.!erkek eşittir seks’ düşüncesi tamamen silinmeli.

15/7/2007

Hazır sandviçler tuz deposu!

.

Dükkânlarda satılan hazır sandviçlerin içerdiği tuz miktarı 7 paket patates cipsine denk geliyor.

İngiltere'de yapılan bir araştırma, çeşitli dükkânlarda satılan hazır sandviçlerin ortalama olarak 7 paket patates cipsinin içerdiği kadar tuz içerdiğini ve bunun bir yetişkinin ihtiyacı olan günlük tuz miktarının yarısından fazlasına karşılık geldiğini ortaya koydu.

"Consensus Action on Salt and Health" inisiyatifinin İngiltere'de 140 gıda şirketi tarafından satılan sandviçleri inceleyerek gerçekleştirdiği araştırmada, yüksek tuz miktarının sandviç yapımında kullanılan ekmek, peynir ve salamla ilgili olduğu belirtildi. İncelenen sandviçlerin yüzde 40'ının 2 gramdan fazla tuz içerdiği ve bunun günlük tuz ihtiyacı olan 6 gramın yüzde 33'üne karşılık geldiği kaydedildi.

Birçok sandviçte ise bu oranın yüzde 65'e kadar çıktığı vurgulandı. Yüksek tuz tüketimi yüksek tansiyon, inme ve birçok kalp hastalığına neden oluyor

15/7/2007

Zayıf kadınları bekleyen tehlike!

.

Uzmanlar, pek çok konuda avantaj olan zayıflığın, osteoporoz konusunda dezavantaja dönüştüğünü belirtiyorlar.


 

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Oral, ''Şişman kadınlara, göre, zayıf ve uzun boylu kadınlarda osteoporoz görülme riski daha fazla'' dedi.

Yaşlanan nüfusla birlikte osteoporozun büyük bir sorun haline geldiğini, hastalığın kemiklerin kırılganlığını arttığını belirten Prof. Dr. Oral, ''Bizi en çok korkutan kalça kırıkları. Kalça kırığı yüzde 25 ölümle sonuçlanabiliyor'' diye konuştu.

Engin Oral, vücutta östrojenin bulunmadığı menopoz döneminin osteoporoz için zemin oluşturduğunu ifade ederek, şöyle devam etti:

''Kemik döngüsü 35 yaş civarında tamamlanıyor. 35'e kadar ne aldıysa onunla kalıyor ve bu yaştan sonra vücuttan yemeye başlıyor. Menopozdan sonra bu yeme daha da artıyor. Özellikle ailede osteoporoz bulunan, sigara içen, zayıf ve uzun boylu kişilerde osteoporoza daha sık rastlanıyor.

Zayıflık her şeyde avantaj olduğu halde, osteoporoz konusunda dezavantaj. Şişman kadınlara göre, zayıf ve uzun boylu kadınlarda osteoporoz görülme riski daha fazla. Zayıf kadında yağ dokusu daha az. Menopozal dönemde yağ dokusunun östrojen üretme yeteneği var. Şişman kadında bu şans var, ama zayıf kadında bu etki yok.''

Ev kadınında osteoporoz riski

Egzersizin osteoporozun etkilerini yavaşlatma bakımından önemli etkisi bulunduğuna dikkati çeken Oral, kalsiyum ve süt ürünlerinin de osteoporozun etkilerini yavaşlattığına değindi. Prof. Dr. Oral, şunları kaydetti:

''Türk insanı süt ve süt ürünlerini yeteri kadar alıyor. Ancak D vitamini de önemli. Türkiye güneşli bir ülke olduğu halde osteoporoza olması gerekenden daha fazla rastlanıyor. Güneşten gerektiği gibi yararlanamıyoruz. Türk kadını güneşi pek görmüyor. Bunda toplumsal yapı da etkili. Evinden dışarı çıkamayan ve bu yüzden yeteri kadar güneş göremeyen kadınlar süt ve süt ürünlerini çok alarak, evlerinde bulunacak bir koşu bandında yürüyerek ve sigara içmeyerek osteoporozun etkilerini azaltabilirler.''

 

15/7/2007

Göbek eriten iğne!

.

Stresin kilo aldırdığını saptayan bilim adamları, bu bilgiden yararlanarak göbekteki yağ oranını düşürüp vücudu şekillendiren bir ilaç geliştirdi.


 

ABD'li bilim adamları, istenmeyen vücut yağlarını ameliyata gerek olmadan ortadan kaldıran bir ilaç geliştirdi. Özellikle göbek civarında biriken yağları eriten ilaç, enjeksiyon yoluyla vücuda veriliyor ve bu bölgedeki yağ oranını yüzde 40 düşürüyor. İlaç obeziteyi durdurmasa da vücut hatlarını yeniden şekillendiriyor.

Washington'daki Georgetown Üniversitesi'nden bilim adamları söz konusu ilacı, bir "stres-obezite" deneyi sonucu geliştirdi.

"Stres altındaki farelerin, stressiz farelerle aynı kaloriyi almalarına" karşın kilo aldığını gözlemleyen uzmanlar bundan vücudun kendi ürettiği Y2R adlı kimyasalın sorumlu olduğunu keşfetti. Y2R'Yİ bloke eden bir ilaç verilen stres altındaki farelerin göbek yağları yüzde 40 oranında azaldı. Buluşla ilgili olarak konuşan plastik cerrah Stephen Baker da "Bu ilaç istediğiniz her şeyi yiyip sonra film yıldızı gibi olmayı garanti etmiyor ama daha sağlıklı olmanıza yardımcı oluyor" dedi.

 

15/7/2007

Diyabet yüksek teknolojiden besleniyor

.

Ortalama insan ömrünü kısaltan diyabet, tüm kronik hastalıkların ana kaynağı konumuna geliyor.


 

11 Mayıs 2007 Cuma

Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, dünyada 240 milyondan fazla diyabetli yaşadığını, 1 milyar kişinin hastalık riski taşığını belirterek, "Diyabetin son 20 yılda hızla artmasının nedeni yüksek teknolojik gelişmelerdir" dedi.
        
Yılmaz, Antalya’da düzenlenen 43. Ulusal Diyabet Kongresi’nde
 gazetecilere yaptığı açıklamada, diyabet görülme sıklığının hızla
 arttığını söyledi. Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in, tüm ülkelerin işbirliği yaparak diyabetle mücadelede sağlık politikası geliştirilmesini istediğini belirten Yılmaz, "Uluslararası Diyabet Federasyonu, dünyada 240 milyondan fazla diyabetli yaşadığını ve diyabetin global bir sağlık felaketi olduğunu açıkladı" diye konuştu.
 
Bu sayının 2020 yılında 300 milyonu aşmasının beklendiğini ifade eden Yılmaz, hastalığın ortalama insan ömrünü kısaltan tüm kronik hastalıkların ana kaynağı konumuna geldiğini ifade etti.
        
Dünyada diyabetli hasta sayısının iki katı hastalık riski bulunan insan olduğunu belirten Yılmaz, "Diyabet 1 milyar insanı doğrudan ya da dolaylı etkiliyor. Unutulmamalıdır ki diyabet, dünyada bir numaralı ölüm nedeni olan kalp ve damar hastalıklarının ana kaynağıdır" dedi.
        
Teknoloji hasta ediyor


Diyabetin gelişimine zemin hazırlayan çevresel faktörlerin, baş
 döndürücü hızla gelişen teknoloji ve bu teknolojinin insan yaşamına getirdiği pasif yaşam tarzından beslendiğini vurgulayan Yılmaz, diyabetin son 20 yılda hızla artmasının nedeninin yüksek teknolojik gelişmeler olduğunu söyledi. Egzersizden uzak bir yaşam tarzının diyabetin artışının önemli nedenlerinden biri olduğunu dile getiren Yılmaz, "Bu anlamda diyabet, yüksek teknolojiden beslenmektedir" diye konuştu.
        
En büyük risk okullarda

        
Kötü beslenme koşullarının diyabet için önemli risk faktörlerinden biri olduğuna dikkati çeken Yılmaz, obezitenin de hastalığın en önemli nedenlerinden biri olduğunu vurguladı. Buna karşın Türkiye’de okullardaki çocukluk çağı obezitesinin yüzde 20’ye çıktığını ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, diyabetle mücadele için toplumun yaşam tarzının değiştirilmesi gerektiğini kaydetti.
        
İstanbul’da 100 ilköğretim okulunda araştırma yaptıklarını belirten Yılmaz, okulların tamamının kantininde hamburger, kola ve sosis satıldığını, buna karşın 30’unda süt, 12’sinde salata ve 8’in de meyve bulunduğunu söyledi. Yılmaz, "Türkiye’de okullardaki 5 milyon çocuğu kendi ellerimizle fast fooda alıştırıyoruz" dedi.
        
Stresin de hastalığı tetiklediğini belirten Yılmaz, Marmara depreminin yarattığı stresin, deprem olan bölgelerde diyabetli hasta sayısını artırdığını kaydetti.
        
Kilo fazlası çocuklar diyabetli oluyor

Türk Diyabet Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. Bağrıaçık da diyabetli sayısının hızla arttığını belirterek, "Türkiye’de 1955 yılında 5 olan diyabetli sayısı bugün 5 milyonu geçti. Bir o kadar da tanısı konulmayan hasta var" diye konuştu.
        
Bağrıaçık, her yıl 180 bin yeni hastanın ortaya çıktığını ve bunların yüzde 18’inde komplikasyonlar geliştiğini söyledi. Bağrıaçık, 2-10 yaş arasında kilo fazlası olan çocukların ileri yaşta diyabet hastası olduklarını ifade etti.
        
2000 yılında doğan çocukların diyabet riski
        
ABD’li endokrinoloji ve metabolizma uzmanı Prof. Dr. Matthew Riddle de diyabetin hiç belirti vermeden ilerleyen ve gelişen en sinsi kronik hastalık olduğunu vurguladı. Riddle, tanı konulan hastaların yüzde 20’sinde göz ile ilgili komplikasyonlar geliştiğini söyledi.
        
Diyabetli hasta sayısının 10 yıl içinde yüzde 30 artacağını ifade eden Riddle, 2000 yılında doğan erkek çocuklarının üçte birinde, kız çocuklarının ise yüzde 39’unda diyabet gelişeceğini kaydetti. Riddle, bu çocukların sağlıklı bireylere oranla yaşam sürelerinin 8 yıl az olacağını ifade etti.
        
Türkiye’de diyabet
        
Türkiye Diyabet Vakfından alınan bilgiye göre, Türkiye’de 2 milyon 600 bini tip 1 olmak üzere 5 milyon diyabet hastası bulunuyor.
        
Diyabet nedeniyle kronik böbrek yetmezliği gelişmiş ve diyaliz tedavisi gören kişi sayısı ise 10 bin... Diyalize giren her 3 hastadan birisi ise diyabetli.
        
Türkiye’de 18 yaş altındaki 15 bin çocukta tip 1 diyabet bulunuyor. Yaşamak için insüline ihtiyacı olan bu çocukların 2 bin 500’ünün sosyal güvencesi bulunmuyor.
        
Tip 1 diyabetli 2 milyon 600 bin hastanın yıllık tedavi harcaması ise 1,1 milyar dolar.

Son Yazılarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı